Bölüm 1: Fetüs
Britanya’nın Dubris bölgesinde karamsar bir sonbahar günüydü. Dünya güneşe küsmüş, bulutlar ağlarken, rüzgar da akan gözyaşlarını silmeye çalışırcasına fırtına estiriyordu. Falezlerin birinin ucunda yapılmış bir ev vardı, evin ilk katı sert ve pürüzlü taşlarla yapılmıştı ve eski olduğundan yosun tutmuştu , evin üst katı ise kerpiçten yapılmıştı ve tahtalarla destekleniyordu fakat fırtına esintisi tahtaları adeta pençeleriyle koparmak istiyordu. Bu eve birbiriyle savaşan nefeslere zorla direnen iki bitkin ihtiyar yaklaştı.
İhtiyarlardan biri bıyıklı diğeri ise tamamen sakallıydı ve ikisininde saçları kısaydı ama hiç dökülmemişti. Bıyıklının zayıf yüzünde yuvarlak gözlükler, sıska vücudunda temiz beyaz gömlek ve zarif kıyafetler vardı, elleri ise ince işlere yatkınmışçasına zarifti, elinde tuttuğu deri çantanın içindeki ot ve şişeler onun sağlıkla ilgilendiğini gösteriyordu. Yağmur damlalarının sakalını yıkadığı adam ise kapı gibi omuzlara ve bükük bir boyuna sahipti. Pişmiş, kararmış ve sertleşmiş cildinin yanında nasır tutmuş ellerine yapışmış ateş kokusu mesleğinin demirci olduğunu fısıldıyordu. Elindeki kürek toprakla iyice kirlenmişti, sanki kazı yapıldığına işaret ediyordu.
Zayıf ve bıyıklı ihtiyar, arkadaşının girmesini bekliyordu. Arkadaşı küreğini evin yanındaki kulübeye bıraktı, kulübe eski ve içi boş bir demirci ocağıydı. Uzun zamandır alevlere ev sahipliği yapmadığı, etrafın derli toplu olmasından belli oluyordu. Küreğini bıraktı ve eve yaklaştı, elini arkadaşına doğru “buyur gir” dercesine uzattı. İkiside eve girer girmez parmağıyla önündeki odayı işaret etti ve zayıf ihtiyar odaya yönelip evin uçuruma bakan penceresinde oturdu, iri yarı arkadaşı ise evin başka odasına, mutfağa yöneldi. Bıyıklı bir eliyle tuttuğu gözlüğünü çıkarıp temizlerken derinlere daldı, o an ağzı, üzüntüsünü dışa vurarak aklıyla beraber konuştu.
-Söylesene Taran, sence göktekiler ne düşünüyordur? Bize gülüyorlar mıdır?
Taran ise iri vücuduyla beraber koca ellerinde narince tuttuğu, üzerinde bira dolu ahşap iki bardağın olduğu tepsiyle içeri girip arkadaşının önündeki masaya bıraktı ve dostunun karşısındaki sandalyeye yorgunluğun verdiği hırıltıyla oturdu, ardından dışarıya baktı:
-Tanrılar mı? Bilemiyorum ama bir sebebi vardır. Onlara sorsana Justus?
Dedi canlı ve komik bir ses tonuyla ama içten içe cevabı öğrenmek istiyordu ay ışığının yansıdığı gözleri. Justus ise elindeki bardağı masaya koydu, ayağa kalktı ve fırtınalı gecede birbirleriyle kavga eden bulutların ilahi kıvılcımlarını izkerken cevapladı:
-Bize bir yol gösteriyor ama göremiyoruz.
Taran alay edercesine “Peh.” dedi ve sandalyesine yaslanıp dışarıyı izlemeye devam etti.
İki ihtiyar ellerinde bira dolu bardaklarla biraz sessizce oturup dışarıyı izlemeye başladılar. Sessizliği bozan tek şey Taran'ın birasını hüpleterek içmesiydi ama son hüpletmesiyle ağzına boş hava gelince ayağa kalktı. Justus'un bardağına baktı, neredeyse hiç içmemişti, kendi bilir dercesine yüz ifadesi sergileyip mutfağa yöneldi. Mutfakta birasını tekrar doldurdu ve gelirken konuşmaya başladı:
-Koca köyde sadece sen ve ben kaldık, oysa bir kaç hafta önce köyde insan ve çocuk sesleri eksik olmazdı. Tüm bu yaşananları düşününce hasta mı oldular yoksa şeytan mı saldırdı inanması güç.
Dedi. Justus ise Taran’a döndü ve başını hafifçe eğerek gözlüğünün üstünden yorgun gözleriyle Taran’a bakıp:
-Köyümüzü Veba öldürdü, ilahi şeyleri karıştırma. O kadar şifa kitaplarını boşuna mı okudum?
-Haklısın fakat her şeyin bir hafta içinde hemen yaşanması sana da garip gelmiyor mu?
-İlk defa böyle bir hastalık gördüm, eğer daha erken fark edip dikkatli olsaydım...
-Elric’i kurtarabilirdin... Ama endişe etme, her şeyde bir hayır vardır. Hepimiz bir amaca hizmet ediyoruz, ilahların planları...
Justus acırcasına baktı Taran'a, çünkü Taran'ın umutlu tavırlar takınmasına anlam veremiyordu. Gözlüğünü çıkarıp Taran'a baktı, tam ağzından kelimeler çıkacakken çok sert ve yüksek bir ses yankılandı dışarıdan, şimşeklerle yarışan bir gürültüydü sanki. Bu sert gürültüyle Justus derin düşüncelerini kusacak dilinden irkilerek kurtuldu, Taran gülümseyerek:
-Rahat ol Justus, henüz yol göstermedi tanrılar, gerçi seninki çarmıhta ne yapabilir bilemem ama... Büyük ihtimalle ağaç devrilmiştir.
Dedi. Justus, irkilmesiyle elinden düşürdüğü gözlüklerini oturduğu yerden eğilerek aldı, gömleğiyle camlarını temizledi ve taktı, gürültüden tırsmış yüz ifadesi yeniden asık surata dönüştü ve Talan’a:
-Neyse, ben artık yatayım Taran.
Taran sakal ve bıyığından akan biraları eliyle silip üst katı işaret etti:
-Orada sana yatak hazırladım, rahatına bak.
Dedi. Bunun üzerine Justus, gaz lambasını alıp merdivenlere doğru ilerledi. Tahta merdivenlerde attığı her adım sanki her an kırılacakmış gibi geçmişin hüznünü anımsarcasına ağlıyordu, gıcırdıyordu. Merdivenleri çıktıktan sonra önündeki odanın kapısını açmaya çalıştı, ama kilitliydi. O an hatırladı ki o oda Eira'nın odasıydı. Bir anlığına duraksadı, evin çatma duvarlarından sızan zorba rüzgar biraz daha şiddetlense, dokunuşlarıyla ağlayacak gibi oldu Justus. Kendini sirkeledi, gözlüğünü düzeltti ve sağındaki odayı açtı, yatağı onu karşıladı. Gaz lambasını yatağın ucuna koydu, kıyafetlerini çıkarıp güzelce katlayıp yere koydu sonra yatağına girdi. Üstünde kıyafetlerinin altına giydiği beyaz ve ince gecelikler vardı, biraz kaşındırıyorlardı ama yine de ince olmalarına rağmen sıcak tutuyorlardı. Bir süre endişeli ve pişman olmuş bir şekilde kafasının altındaki yastığa teselli bulmak için sarıldı, bir süre sonra lambayı söndürdü, ardından gözlerini kapattı ama yaşları taşıyordu yinede.
Taran ise bir süre oturdu, yaşananlar ona hala şaka gibi geliyordu. Sindirmesi de zordu çünkü sıkıcı hayatını değiştiren, karanlığını aydınlatan biricik kızını gömmüştü bugün. Taran özünde neşeli ve eğlenceli biriydi, görünüşü boz ayıyı andırsa da içi bal gibiydi ve kafasındaki karışıklık yüzünden o ayımsı bedeni, içindeki balı öfkeyle yiyordu. Değişmişti, ama alışkanlıklarından kurtulamıyordu. Gülüyordu ama hissetmiyordu, sanki gülerek bir boşluğu doldurmaya çalışıyordu. Şakalarla ve anlamsız neşesiyle kendini kandırıyordu. Bir baba... Ne de kötü bir baba..? Yüz karası, bilgisiz ve ahmak.
Taran her zaman ilişkilerin onu yıpratacağını düşündüğü için hep uzak dururdu, ama bu kez aşık oldu, bu kez güvendi. Evet bu kez Taran yıpranmamıştı, ama çevresindekiler parçalanmıştı, kusursuz bir tuvali yırtılıp parçalanmıştı.
Ayağa kalkıp yatağına doğru gitmeye başladı, tahtayı gıcırdatan bencil ayaklar, ve söz dinlemeyen bir akıl. Sanki ikiside şuan Taran'ı öldürmeye çalışıyordu. Odasına girdi, ufak bir ay ışığı vuruyordu yatağına ve yatağında oturan bir çocuk vardı.
Duygularını ve güvenini de göz yaşlarıyla beraber akıtan bir çocuk. Pis, kirli ve yıpranmış görünümüyle köleliğe boyun eğmiş bir çocuk. Korkak bir ailenin, zengin bir züppeye sattığı çocuk...
Zavallı şey... Züppenin evindeki diğer köleler ona intikamını metalden, demirden almasını öğütlemişti çünkü o çocuk, kızdırdığı metalden daha değerliydi, çünkü o çocuğun intikama izni yoktu, demir gibi keskin değildi. Ta ki şehvetle gözü dönmüş züppeyi yatağında bir çekiçle öldürene dek. Bu anı fırsat bilen köleler, çürüyen bir fidanın altından çıkan filiz gibi umutlandı ve prangalarını kırdı. Çocuk ise kendini yollara bıraktı.
Zamanla bir yandan kendini yola verirken bir yandan da nefret ettiği metali, bir başka metal için dövmeye başladı.
Yatağındaki çocuk ayağa kalktı "Senin ne farkın var?" Dedi ve karanlığa karıştı.
Taran dizlerinin üstüne çöküp ağlıyordu, bir yandan demir yerine kendi benliğini dövüyordu. Anlamsız hayatının anlamını keşfetmişken hepsini kaybetmişti... Bir süre sadece yere baktı, ardından hiç bir şey düşünmeden kalkıp yatağına geçti ve uyudu.
Ertesi gün Taran gözlerini açtığında Justus'un iki çuvala yemek tıkıştırdığını gördü. Bir önceki günle aynıydı bugünde, sadece sondu çünkü geriye 25 ceset kalmıştı gömmeleri gereken.
Justus doldurduğu çuvalları bağladı, sonra Taran'a döndü.
"Artık hazırlanda çıkalım, bir an önce bitsin"
Taran kalktı, başı biraz dolanıyordu ve göz altları şişmişti. Justus fark etti ama sormadı çünkü ikiside gece ağlamıştı bu yüzden Justus'unda göz altları şişikti. İkili hazırlıklarını tamamlayıp köy merkezine doğru yola çıkmak için evden çıktılar.
Yağmur yeni yağmıştı, gökyüzü hala yastaydı anlaşılan. Islak toprak kokusu kede bir nebze de olsun uzaklaştırmaya çalışıyordu. Önce çiftliğe ve tarlarlara ulaştılar, bir kapıya dayanmış tırpan dışında ses çıkaran hiç bir şey yoktu, belki de gerçekten ölümün sessizliğiydi bu. Çiftlikte zaman harcamamak için devam ettiler, zaten şuanki öncelikleri cesetlerdi... daha sonra da köy merkezine ulaştılar. Han'ın girişinde üstüste yığılmış 25 ceset; kuzgunların, böceklerin ve aç hayvanların ziyafeti gibiydi ama bu cesetlerin çevresinde de onları yemiş hayvanlar ölmüş bir şekilde yatıyordu.
Taran yüzüne taktığı bezle cesetleri üstüste yığılacak şekilde el arabasına taşıyordu ardından el arabasını da Justus'un söylediği yere yani köyün biraz daha arkasında kalan araziye götürüyordu. O araziye büyük bir çukur kazmışlardı, önce saman, reçineli odun ve kuru çalılarla katmanlaştırmışlardı sonrada cesetleri oraya bırakıyorlardı.
5-6 turun ardından tüm cesetler artık o çukurdaydı. Justus ve Taran çukurun başında cesetlere baktılar bir süre, Justus "Oh, bitti artık." diyerek rahatladı. Taran ise cesetlere uzun uzun baktı. Ardından "Yakalım da tam bitsin artık" dedi.
Justus arkadındaki çadıra yöneldi, iki tane meşale çıkardı ardından ikisini de yanan kamp ateşine tutup aleve verdi. Sonra Taran'a yaklaştı ve birini ona uzattı.
İkisi bir süre cesetlere bakıp geçmişe daldı, rüyadan uyanan ilk Justus oldu, meşalesini bıraktı. Taran ise sevip sarmaladığı insanlara son kez ışık tutacaktı, Justus'un meşalesinin yaydığı alevi izledi ve ardından tam karşısına da kendi meşalesini fırlattı. Cesetlerin yanışını sessizce izlediler, geriye küller kalana kadar ikisi de geçmişin güzelliğini düşünüp son kez uğurladı anılarını.
Gece olmuştu, artık. Sonbaharın zorbalığı geri gelmişti, rüzgar eve gidin dercesine üflemeye başlamıştı, yağmur ise yanık cesetlerin kokusunu bastırmak için yağmaya başlıyordu. Düzgün yanmamış tek ceset Şaman Thars'ın cesediydi, ama ikili umursamadan eşyalarını toplayıp eve dönmek için yola koyuldu.
Yağmur daha da ağladı, cinnet geçiriyordu gökyüzü ve rüzgar artık kibar değildi. İkili eve yaklaşırken bir yandan da kargalar, kuzgunlar eşlik ediyordu onlara. Sanki onların aciz hallerini izlemekten keyif alıyorlardı. Taran hemen malzemeleri evin dibindeki kulübeye bıraktı ve tam o sırada uçurumdan muazzam bir gürültü çıktı, Taran ufak bir anlığına irkildi. Sesin geldiği yöne doğru gidecekti ama dostunu bekletemezdi. Hemen kapının önünde bekleyen Justus'a doğru koşup kapıyı açtı. Önce Justus sonra Taran içeri girdi.
İkili cesetleri yaktıktan beri hiç tek kelime bir laf etmemişti, ne yolda ne de eve girdiklerinde de ağızlarından tek bir cümle çıkmadı.
Bir süre oturdular, sonra Taran Justus'a baktı, yorgun ve dalgındı. Taran omzunu tutup "Ne o kardeşim? Git uyu istersen" dedi. Justus ise terlemiş şakaklarından kayan gözlüğünü düzeltti ve iyi olur dercesine oturduğu yerden kalkıp merdivenlere yöneldi. Taran'da hiç oyalanmadan odasına yönelip yatağına geçti.
Yorgundu ama ne kadar dönerse dönsün uyuyamıyordu, en sonunda tavana baktı sonra da pencereden gökyüzüne. Rüzgarın okşadığı ağaçlar dışında bir ses yoktu ve bunun üzerine bir bardak bira alıp montunu giydi. Evin kapısını açtığı anda sert havanın ona kendine gelmesi için tokat atması bir oldu. Hava sanki hayatta kaldıkları için onlara öfkeliydi, yeryüzüne umutsuzluğu dayatmanın yanında ağaçları da korkutuyordu. Kapının yanındaki kütüğe oturup birasını yudumlarken sessizliği izliyordu. O ne? Bardaktan bir şey gelmiyordu.... Bunun üzerine eve gidip sadece bira içmeye bıraktı kendini. Daha sonra aklına fırtına sırasında aniden beliren gürültünün geldiği yere bir göz atmak geldi. Tekrar salına salına bir şekilde kalın mantosunu giydi, 5 koca bardak biranın etkisiyle hafif sallanıyordu, nefes alış verişi hızlanmıştı. Arada anlamsız sesler çıkarıyordu, belki de anlamlı olduğunu düşünüyordu.
Uçurum, evin arka kısmında kalıyordu ve gürültü de oralardan gelmişti, o kısımda ağaç olmadığından tüm bu öfkeli esinti, hiddetini karamsar eve vuruyordu. Bu fırtınada uçuruma yaklaşmak, zirveden gelen koca bir çığa yürümek kadar tehlikeli olabilirdi fakat Taran biranın verdiği anlamsız bir cesaret ve merakla gürültünün kaynağını öğrenmek zorundaymış gibi hissettiriyordu kendini. Uçuruma doğru ilerlerken bir an bebek sesi duydu, attığı adımlar hızlanmıştı, aklındaki tek şey kızı Eira’ydı. Onu bir hafta önce köye yayılan hastalıkla kaybetti ama belki bir mucizeyle tanrılar kızını ona bağışlar diye düşündü.
Eira, güneş kadar sarı saçlara ve deniz kadar mavi gözlere sahipti, oldukça zayıf ve yumuşak bir sese sahipti. Ondokuzuncu yaşına yeni girmiş, kibar ve babasının sözünden çıkmayan, ona düşkün olan biriydi fakat sadece hastalığın yayılmasından iki gün önce köye gelen gezgin kadın onu değiştirmişti ama değişen sadece Eira değil, koca bir kader damarıydı.
Eira, ormanda babası Taran için Justus’un ona bir kağıda çizerek tarif ettiği bir kaç şifalı otu arıyordu, babasının ise sonbahar mevsiminde nükseden garip bir hastalığı vardı fakat bu sefer Justus öncekilerden çok daha ciddiydi çünkü bu kez oldukça güçlü bir rakiple başbaşaydı. Taran’ın cildi ölü gibi beyazdı ve bu beyaz cilt alev gibi yanıyordu ayrıca buna kanlı öksürük, bitkinlik ve bozuk yumurta gibi bir koku da eşlik ediyordu.
Eira, sırtındaki ot çuvalıyla Justus’un istediği otları ararken “Keşke kalıcı bir şifa olsaydı...” diye söylenip düşünüyordu. O sırada devrilmiş bir ağacın mantarla süslenmiş gövdesinde oturan, kara paltolu düşünceli bir yaşlı kadın gördü. Bir şey demeden kadının yanından geçip gitti ama sonra kadının oturduğu ağaç gövdesindeki mantarların Justus’un tarif ettiği mantarlara oldukça benzediğini fark edince geri dönmek zorunda kaldı.
Eira kadına yaklaşınca, kadın kafasını kaldırıp Eira’ya baktı, bembeyaz saçları ve saçıyla aynı renge sahip teni vardı, yüzündeki kırışıklıklar sekseninde olduğunu belli ediyordu ama gençken pek güzel olduğu tek gözünün yumuşak bakışlı ve yeni filizlenmiş bir bitki kadar yeşil olmasından belliydi, sol gözünün kapalı olması ise bu kadının garip şeyler yaşadığını fısıldıyordu.
Kadın önce gülümsedi sonra “Merhaba kızım, mantarlar seninde mi ilgini çekti? Bak ne de tuhaf, bu mantarlar ağaç öldüğü için çıktı.” Dedi sıcak bir gülümsemeyle ve Eira’ya yanına oturması için eliyle hafifçe işaret etti. Eira sadece mantarları almak için gelmişti bu yüzden “Üzgünüm evde beni bekleyenler var, mantarları almam gerek.” dedi. Mantarı alıp gidecekken kadın öksürdü, ondan yayılan koku babasınınkiyle aynıydı. Aynı hastalığa mı sahiplerdi?
Eira o an dayanamadı ve kadının yanına oturup:
-Hasta mısınız? Yalnız mı geldiniz?
Ama kadın gülümsedi ve dedi ki:
-Bu ormanlar ne de güzel, çeşit çeşit her şey var.
-Evet, öyle. Peki yalnız mısınız? Eviniz nerde?
Kadın ise gökyüzüne sarhoşmuş gibi bakıp konuşmaya devam etti:
-Karıncalar, çiçekler ve diğer böcekler... Sanki hepsinin yaşayacakları belli gibi. Karınca yuvasına zehir giriyor hep güneşin mutlu olduğu vakitte, Bulutlar ağladığında çiçeğe, iki karınca kurtuldu, zehri bozacak bir kral için mavisinde anahtar çiçeğin.
-Şiir mi yazıyorsunuz? Dilerseniz kendi yazdıklarımı da göstermek isterim. Ama önce sizin sıhhatinizi düşünmek lazım. Kimseniz yoksa benim evime gelebilirsiniz. Babamda sizin gibi şuan ve evde bir hekimimiz var, sizde gelin lütfen.
-Eh… sadece dudaklarımı gözlerime bırakıyorum…
Kadın, Eira’nın saçlarına dokunmaya başladı, elleri berbat kokuyordu. Eira iğrenmek yerine babasını hisseder oldu, belki zavallı kadının çocukları vardı veya kimsesizdi... İstemsizce kurduğu empatiyle kadına yardım etmek istedi. Dikkatlice onu bir kolundan tutup kaldırdı. İkisi beraber biraz ilerledi, ardından kadın sıcak bir gülümsemeyle Eira’ya dönüp mantarları unuttuğunu gösterdi. Eira hemen arkasına dönüp mantarlara doğru koştu, aceleyle mantarları iyice topladı, ardından kadına doğru döndü. Fakat yaşlı kadın orada değildi, onun yerine kadının paltosu vardı. Bir karga paltoyu kurcalıyordu. Hemen oraya doğru atılıp kargayı korkutarak kaçırdı, biraz etrafa bakındı ve seslendi "Teyze! Teyzecim nereye kayboldun?" Sonra paltoyu aldı, alır almaz paltonun altından bir çiçek çıktı. Önce gözleriyle kadını aradı tekrar ama göremedi, sonra çiçeğe baktı;
Çiçek, Eira’nın daha önce hiç görmediği renklere sahipti. Yarı saydam, maviye doymuş taç yaprakları, yoğun magenta rengine sahip organları vardı. Kokusu ise bütün çiçeklerin karışımıydı sanki, cennetten gelmiş gibiydi çiçek. Masum kız çiçeğe aşık olmuş gibiydi, elinden bırakmak bile istemiyordu o an zar zor omzundaki torbasına aldı sonra babası için şifali ot aramaya devam etti. Yol boyunca yaşlı kadını düşünüyordu. Zavallı kadının belki kimsedi yoktu, hasta olunca da iyice akıl sağlığını kaybedip saçmalamaya başlamıştı belki ama kadının söylediklerini ve aniden ortadan kaybolmasını düşününce içi boş gibi gözüken sahte saf tavırlar gibi gelmişti. Belki de bir kahindi, ya da bir cadı...
Vakit artık akşam olmuştu, aradığı şifalı otların hiçbirini bulamamış, üzgünlükle falezin yanındaki evine, babasının yanına gidiyordu. Eve dönüş yolunda biraz dinlenmek için o kadınla oturduğu kütüğe oturdu o an alacakaranlığa bakmak için kafasını kaldırmasıyla ağaçların konuşmalarına şahit oldu. Rüzgarın tercüme ettiği yaprak ve dal sesleri dışında hiç bir şey ses yoktu. Uzun bir süre gökyüzünü izledi ardından arkasındaki bir ağacın dalından çıtırtı sesi duydu, o yöne doğru döndü. Orada dala konmuş, onu izleyen kargaları gördü. Kargaların dimdik ona bakması zavallı kızı iyice germişti, hemen torbasını sıkıca tutup eve doğru koşar adımlarla ilerledi. En sonunda ormanlık azaldı, güneş gibi içini heyecanla dolduran evini gördü. Ormandan çıkınca arkasına tekrar baktı anlam taşıyan bir ciddilikle onu izleyen kargalar kara kargaları gördü tekrar. Bu kez eve doğru yürümek yerine hayatı pahasına koştu, hemen kapıyı açıp içeri girdi.
İçeriye girince onu hemen hasta babasına bakan Justus karşıladı:
-Bunca saattir neredeydin kızım? Sanada bir şey oldu sandım, babanda burada can çekişiyor...
-Özür dilerim amca ama çok garip bir gündü... Ha... şey, bana söylediğin her otu bulamadım, mantarları ve bir kaç şeyi buldum ve şey... Güzel bir çiçek.
-Şuan çiçek toplama sırası değil Eira..! Şimdilik aşağıda bulduğum Sarı Centiyane ile idare edeceğiz. Ver bakayım şu torbayı bana…
Justus gergin ve stresli bir şekilde torbayı çekip aldı Eira’dan, hemen içini açıp buğulanmış gözlükleriyle ilk bu garip çiçeği görünce şok oldu çünkü ne kitaplarda ne de hayatında böyle bir çiçek görmemişti. Emin olmak için gözlüğünün üstünden baktı ama yine emin olmayınca gözlüğünün camlarını silip tekrar baktı. O da görür görmez tıpkı Eira gibi büyülenmiş gibiydi.
-Bence bu şifalı veya aşırı nadir bir şey Justus Amca, daha önce hiç görmedim.
-Nereden buldun bunu?
-Ormanda bir kadın verdi, sanırım.
-Sanırım mı? Nasıl bir kadın? Ormanda bir kadınla mı karşılaştın?
-Siyah paltolu ihtiyar bir kadındı, babamla aynı hastalığa sahipti sanırım. Kadını da getirecektim ama bana bir şeyler söyledi sonra paltosunu bıraktı gitti. Paltonun altında da bu çiçeği buldum.
-Bir de delinin teki eksikti, iyi ki gitmiş yoksa durumumuz daha vahim olabilirdi ama böyle bir çiçeği nasıl ve nerede bulmuş..? Bunu merak ettim.
Justus mutfağa yöneldi elindekilerle bir şeyler hazırlamak için. Eira’da onun peşinden geliyordu.
Karınca yuvasına zehir girdi güneşin mutlu olduğu vakitte, Bulutlar ağladığında çiçeğe, iki karınca kurtuldu, zehri bozacak bir kral için, dedi Eira.
Justus çiçekleri öğütürken havanı bırakıp Eira’ya döndü:
-Kızım ne geveliyorsun?
-O yaşlı kadın demişti…
-Ahmak, deli kahinin tekidir, boşver.
Eira kadının söylediklerini melodik olarak tekrarladı ama sonra hatırladığı yeni cümleleri de ekledi.
-Ah!! Mavisinde anahtar çiçeğin.
-Eira, eğlencene ortak olmak isterdim ama babanın hayatını kurtarıyorum çocuk. Saçma sapan bir kadın ve kendi kadar saçma sapan bir şiir söylemiş, sende buna bayıldın mı..? Neyse, haydi çık odana. Baban iyileşene kadar yetkiler bende.
Eira heyecanla odasına çıktı, bir an aklına Brigid adındaki Tanrıça geldi. Tanrıçayla mı tanışmıştı acaba?! Eira kendini yatakta iyice heyecanlandırıyordu, kalbi küt küt atarken bir yandan da uyumaya çalışıyordu. Justus ise kafasına ok gibi saplanan kadının şiirini mırıldanıyordu, bir yandan hazırladığı karışımı alevler içinde yanan Taran’a içiriyordu yavaş yavaş.
Ya belki ilaç buysa..? Diye içinden geçirdi torbadan çıkarıp masaya koyduğu tuhaf çiçeğe bakarak, ya da kadın çiçeğin etkisiyle delirdi düşüncesi de arada yokluyordu aklını. Karışımı içirdikten sonra masasına geçti. Bir mum ve mercek ile incelemeye başladı tuhaf çiçeği gecenin karanlığında.
Çiçeği iyice inceledikten sonra Taran’ın odasından çantasını aldı ve içinden bir kavanoz çıkarıp çiçeği kavanozun içine koydu sonra çantasına attı “Bir kaç gün sabret, iyileşeceksin kardeşim” dedi Taran’a, hızlıca çıktı.
Eira kapı sesini duyunca aşağı indi. Justus gitmişti, bunun üzerine o da babasının yanına geçip hem dua etti hemde alnındaki ıslak bezi değiştirdi, değiştirirken nazik beyaz tenli elleriyle ateşini kontrol etti, hala alev gibiydi. Babasına iyice bakıp kontrol ettikten sonra odasına çekildi ve hemen yatağına girdi, camdan dışarıya baktığında ay ışığının önünü kesen kargaları gördü ama bu kez korkmak yerine “Brigid bize yardım edecek.” umuduyla uyudu.
Ertesi gün babasının öksürüğüyle uyandı, hemen yatağından fırlayıp babasının yanına gitti. Odaya girdiğinde babası Taran’ı yerde, ağzından kanlar akarken gördü. Ciğerlerinden gelen hırıltı, ölümün fısıldaması gibiydi. Hemen babası Taran’ı yatağına geri koydu ardından babasına sıcak bir şeyler hazırlamak için mutfağa gitti. Önce nane limon kaynattı, sıcak sıcak babasına götürüp yavaş ve nazikçe içirdi sonra mutfağa yöneldi tekrar, çorba yapacaktı ama erzaklar hem azalmıştı hemde bazıları küflenmişti. Bıçak kemiğe dayanmadan bir an önce yeni erzaklar alması gerekiyordu. Justus onlara destek oluyordu zaten ama Eira babasının arkadaşı olan bu adama fazla bağlı kalmamak istiyordu, kendi ayaklarının üstünde durmak ve gerekirse babasını sırtında taşımak istiyordu, başkasının babasına bu denli ilgili olması onu rahatsız ediyordu. Ne yapabilirim diye düşünürken babasının kendi odasında acil durumlar için hep taze tuttuğu erzak sepeti aklına geldi.
Babasının çorbasını ve dilimlenmiş ekmeğini evdeki imkanlarla hazırlayıp önüne koydu, sonra ona yedirmek için ensesinden tutup kaldıracakken Taran direkt kendisi kalktı. Bilinci yerindeydi, Justus’un yaptığı karışım ona az da olsa güç vermişti. Taran doğrulunca Eira babasını iyice süzdü, yanakları erimişti, arada bir kayan gözlerinin altı hem çökmüş hem morarmıştı, o sırada babası da ona baktı ve gülümsedi:
-Hayırdır? Hiç hasta görmedin mi kızım? Dedi yavaş ve hafif neşeli bir sesle.
-Hiç baba, sadece enerjini toplamana sevindim.
-Senin bu çorbaların anneninkine denk, kokusu bile kendime getirmeme yetti.
-Öncekilerde niye uyanmadın o zaman?
-Ööm… çünkü annen çorba içiriyordu rüyamda. Beni paylaşamıyorsunuz.
Eira güldü, babasının hasta olmasına rağmen neşesinin yerinde olmasına çok sevindi. Taran ise yatağında hem çorbasını içiyor hemde etrafa bakınıyordu, o sırada odasındaki erzak sepetinin olmadığını fark etti.
-Erzaklar azalmış anlaşılan, odamda acil durumlar için koyduğum sepet yok.
-Yok baba, evi temizledim de yerine koymayı unutmuşum.
Taran, Eira’nın yalan söylediğini anladı ve ciddi bir bakış attı. Bunun üzerine Eira:
-Şey evet…
-O halde atölyemdeki kırık dökük ya da eski şeyler sat, başım hala dolanıyor yoksa ben…
-Aman baba, dur işte yerinde.
-Justus nasıl? Ne yapıyor?
-Dün gece çıktı gitti. Geçen baya tuhaf bir çiçek getirmiştim de, onu araştıracak sanırım. Belki iyi gelir sana diye.
-Ya… anladım…
-Baba Justus amca neden bize bu kadar yakın?
-Dostuz da ondan.
-Her dost böyle olmaz baba, her şeyimizi karşıladı, başka hastalar yerine bize öncelik verdi, her yardımımıza yardım istemesek dahi geliyor.
-Hmm, aslında benden duymanı istemezdim ama yarının garantisi de yok…
Ardından sanki sıradan ve normal bir şeymiş gibi "O annenin kardeşi, yani gerçekten dayın." Dedi. Eira donup kaldı, başta şaka mı diye düşündü ama babası bu haldeyken garip şakalar yapacak birisi değildi.
-Ha… Neden söylemediniz ki?
Taran duraksadı, unuttum diyip kestirip attı ama Eira diretti:
-Baba anlat işte…
-Peki peki, bi uzanayım bari…
Taran homurdana homurdana uzandı ve anlatmaya başladı:
-Sen tabi babanın gençliğini tam bilmiyorsun. Hahah...
Henüz yirmili yaşlarındaydım, çadırmla diyar diyar, köy köy gezip insanların demircilik ihtiyacını para karşılığı gideriyordum.
Bir gün... Hmm... sanırım bu civar köylerden biriydi… kılıcını yaptığım bir adam parası olmadığı için beni öldürmeye kalkıştı, tam da o sırada Justus amcan yani dayın adama engel olmak için asılı bıraktığım kör kılıçlardan biriyle adama vurdu. Tabi adam tecrübeli, hiç bir şey olmadı ama dikkatini Justus’a verdi. Bende o an tezgahtan adama doğru uzanıp kollarımı boynuna doladım o da bayıldı. O zamanlar daha dinçtim heheh…
Tezgahtan ayrılıp amcanı elinden tutup kaldırdım, ha amcanda oraya bıçaklarının temizliği için gelmişti. Neyse… öyle böyle derken arada ben ona gittim bazende o bana geldi. O sırada ailesiyle de tanıştım, anneni ilk gittiğim vakit, orada gördüm. Güzel kadındı ama odun olduğum için romantik hislere kapılamadım ahahah...
-Nee? Annem mii?
-Eveet, ama bölme beni sen, anlatmam ona göre.
Eira hemen ağzını kapattı elleriyle ve Taran devam etmeye başladı:
Bir gün amcan çadırıma geldi, soluk soluğa kalmıştı.
-Taran acil yardımına ihtiyacım var, nolur…
-Dur hele bi soluklan dost, noldu?
-Bir hasta gelmişti, eşiyle geceleri güzel vakit geçirirken sorun yaşıyormuş…
Imm...
Uyanmıyormuş…
Bende ona bir krem hazırladım. Cidden işe yaramış ama adam çocuk yapamamış...
-Neey?Puuhahahahaha… Haahahahah…
-Adamda baya öfkelendi, arkadaşlarıyla benim mekanı darmadağın etti. O sırada ot toplamaya çıkmıştım, şanslıydım. Dükkana girince mahvolduğunu gördüm her şeyin, çevredekiler söyledi bana şu bu yaptı diye.
-Hahahhahah Justus… Ahahahah… Aah… Ölüyü diriltmişsin ama çürük kalmı… Ahahahah…
-Yeter güldüğün, yardım et lütfen.
-Aah ah… Tamam tamam, geleyim bakayım.
Gittim işte, onun tezgahı, şişeleri falan hepsini kırmışlar. Tamiridir şuyudur buyudur derken yeni şişeleri raflara koyduğum sırada bunlar tekrar geldi. Ben daha merdivenden inmeden adamlar amcanı patır putur dövmeye başladılar, gittim hemen ayırdım.
-Heey… eeh, yeter artık.
O üç kişiyi zorla amcanın üstünden aldım. O hasta herifte Justus’a bir şey yapmıştı, zaten söylemişti de…
-Justus bey! sen hekim falan değilsin. Benim elimden çocuklarımı aldın, bende senden gözlerini.
Onu dediği sırada Justus’a koşup baktım, gözlerini tutuyordu, acıdan inliyordu. Bir an gözlerini çıkardılar sandım, adamlara döndüğümde ise çokta gitmişlerdi. Valla açıkçası güçlülerdi de, o yüzden dövemezdim. Gittim Justus’a baktım, ellerini ayırıp gözlerine baktım. Kıpkırmızı olmuştu. Hemen koluna sarılıp kaldırdım, suyla biraz temizledim yüzünü, kendine geldi.
-Justus, iyisin değil mi?
-İyiyim ama… ama gözlerim görmüyor.
-Ne?
-Çok bulanık her şey…
O an benzer bir durumla bir köyde karşılaştığımı hatırladım. Adamın biri benim ocağımı kullanarak camdan gözlük dediği şeyi yapıp göremeyenlere veriyordu. Eskiden o da demirciymiş, başkasından öğrenmiş ve kendi ocağını da sattığından benimkini kullanmıştı.
Neyse bende Justus’u eve bırakıp o şeyi yapmaya çalıştım. Hahah… öhöhöhöh. Bir gün boyunca uğraştım neredeyse. En sonunda oldu ama yamuk oldu tabi. Evlerine gittim, kapıyı annen açtı:
-Taran, hoşgeldin.
-Justus nasıl?
-Görünürde sağlıklı ama görme konusunda iyi değilmiş.
-Onun için bir şey yaptım da… umarım işe yarar.
-Aa… İçeriye gel.
Anneni takip ettim ve o ahmağı kör gözleriyle kitap okumaya çalışırken gördüm:
-Kim geldi? Eliza..?
-Taran geldi.
Justus oturduğu sandalyeden kalkıp kollarını açtı, hoşgeldin kardeşim dedi. Bende gittim sarıldım. Sonra ona hemen gözlüğü taktım, yüzünü görmeliydin… gözlükler yamuk ve onun şaşkın bakışları… ağzı açıkta kaldı.
-Bu… bu çok iyi! Nasıl? Ne bu..?
Annende şaşırdı tabi, nasıl? Dedi içinden. Bende anlattım. Sonra yanımda bir çuvalda getirmiştim, hediye diye. Gittiğim köylerden topladığım tıbbi kitapları vereyim demiştim, onları verdim. Baya havaya uçmuştu sevinçten, annende o an bana sarıldı ve işte o an gerçekten heyecanlanıp aşık oldum annene. Justus gördü, gülümsedi.
Aradan bir iki hafta geçti. Justus gelip kardeşinin benden hoşlandığını söyledi, zaten Justus'un kendisi de evlenmemizi baya istiyormuş. Bende Justus'a mektup verdim annen Eliza'ya iletmesi için. Mektupta bir şiir ve de tam da bizim evin yani bu falezde buluşalım demiştim. Evimiz bu yüzden burada.
*Eida babasının romantik yanını ilk defa duymanın şokuyla ağzını açmış "vay vay" dercesine kafasını sallıyordu. Daha sonra şiiri sordu babasına babası ise:
-Şiir mi? Hatırlamıyorum ki, annenin sandığında vardır, senin odanda.
Taran tüm bunları anlatırken, Eira hala neden dayısının Justus olduğunu söylemediğini anlayamadı. Taran’da Eira’ya baktı, gülümseyip devam etti:
Annen sana hamile kaldığında Justus neredeyse her gün bizdeydi, hiç bir şeyi riske atmamak için önüne gelen herkesten kitap alıyordu. Zaten o zaman artık az buz hekim olmuştu diyebilirim. Sürekli ablasını kontrol ediyordu.
O dönemlerde Roma ve Britanya arasında savaş vardı. Asker toplamaya geldiklerinde ben ve Justus saklandık. Askerler Eliza’yı tutup, kocan nerede diye sordular. O an saklandığım yerden çıkıp o şerefsizleri hırpalamak için hareketlendim ama Justus beni tuttu:
-Ahmak sana bir şey olsa Eliza’ya ne olacak? Çocuğuna da yazık hem. Sen dur burada, ben giderim.
-Justus, asıl sen bakmalısın ona, ben hekim değilim ki…
-Merak etme, ikiside oldukça sağlıklı, hiçbir şeycik olmayacak.
Ben onu sertçe tutacakken hemen çıktı, gözükmemek içinde hemen saklandım. O çıkınca askerlere benim öldüğümü falan söylemiş, Eliza ise anlamadığından Justus'un her dediğinin aynısını söylemiş.
Sonuç olarak Justus’u götürdüler ve annende seni doğururken öldü, bir kaç hafta sonra Justus geldi, askerden kaçıp geldi ve geldiğinde baya neşeliydi, uzun süre başbaşa sohbet edip maceralarını dinledim. En sonunda artık Hristiyanlık dediği şeye inandığını falan anlattı ve sonrasında eve geçtik, geçer geçmez direkt Eliza’yı sordu. O sırada sen hemen ağlamaya başladın odanda, Justus heyecanlanıp odana geldi, sana baktı ama Eliza’yı göremedi. Bende Eliza’nın seni doğururken öldüğünü söyledim. O günden beridir harıl harıl çalışıyor, daha da dikkatli ve işine odaklı, ciddi bir insan oldu. Eskisi gibi şakalaşamıyoruz da, ama olsun. Kardeşini kaybedince sen onun gözünde elmas kadar kıymetli bir emanetsin.
Eira şok olmuştu, annesinin kendisini doğururken öldüğünü biliyordu ama Justus’u sadece aile dostu olarak biliyordu. O an kısa süreli de olsa Justus’a kızdı ama sonra tüm bunlar saflığı ve iyi niyetinden yaptığını anladı.
Talan ise yatağına iyice yayıldı, başım patlayacak sanırım, dedi. Eira onun ateşine baktı, yine yükselmişti. Babasının üstünü örtüp yanına sıcak içecek ve atıştırmalık koyup atölyeye gitmek için evden çıktı.
Atölye dediği şey evin hemen yanındaki kulübeydi. Eira atöyleye girdi ve babasının malzemelerini koyduğu fıçıyı boşalttı. Yıpranmış çekiçler, maşalar ve bir kaç kırık demir külçeleri... Hepsini bir kutuya koydu ve köy merkezine gitmek için evin dış kapısını açtı.
Yorumlar
Yorum Gönder